Boğaziçi Şehrayini

07/04/2022

Söğüt’ün tarihi köylerinden birisi olan Borcak’ta rahmetli dedem ve babaannemle beraber gaz lambasının ışığında yediğimiz akşam yemeğindeki hamsi tava, zihnimdeki ilk hatıralar arasındadır. Halbuki o tarihte köyde elektrik vardı, dolayısıyla gaz lambası bir kesinti anında kullanılıyor olmalıydı.Ben genellikle yaz aylarında orada bulunurdum. Fakat sofrada balık olduğuna göre, zaman ekim ya da kasım olmalı. O sene köyde geçirdiğim sürenin sonbahara kadar hangi sebeplerle uzadığını bilmiyorum. Çocukluğun verdiği hayat neşesiyle beraber o balığın çok lezzetli olduğunu hala hatırlıyorum.

Cumartesi günleri babam köyden pazara giderdi. O günün çocukluğunda pazara gidilen günün ne kadar önemli olduğu izaha gerek yoktur. İlçeye ancak Pazar kurulduğu gün balık gelirdi. Babam, balığın fiyatı bütçesine uygun olduğu zamanlarda muhakkak balık alırdı, aldığı balık ekseriyetle hamsi, palamut, istisnai olarak da istavrit olurdu. O vakitler pazara zaten başka balık gelmezdi. Babamın dönüşünü dört gözle beklerdik; arabadan indiğinde elindeki hamsiyi bana uzatır, içimiz bir başka heyecanlanırdı. Babam pazardan eve dönüşünde yorgun argın divana uzanır, bizde pazardan neler aldığını sorar, sepeti karıştırmayı da ihmal etmezdik. Annem çoğunlukla hamsiyi tavada kızartır, bazen de buğulama yapar, kuzinenin fırınına balığı soğumasın diye koyardı. Hatırladığım müstesna tatlardı. Balık, çocuklar için o günün öğle yemeğinin rengiydi, kokusuydu, tadıydı.

Günümüzde azalmış olsa da tarih boyunca İstanbul, balığın bol olduğu bir şehirdir. Bu şehirde balığa merakım, balığın fiyatıyla mütenasip olarak devam etti. Hamsi, palamut ve istavritten oluşan aşina olduğum balık türleri, zaman içinde iki düzineyi geçmişti. Sırasıyla bütün balıkları denemek, pek çokları gibi benim içinde güzel bir tecrübeler silsilesi olmuştur.Haluk Dursun’un “Balığa Aşina Olmayan İstanbullular” yazısı ile İstanbulluların sıradışı bir balık kültürüne sahip olduklarını öğrendim. O andan itibaren balık üzerine yazılanlar ve söyleyenler beni daha fazla ilgilendirmeye başladı. Bu yazı o yıllarda arkadaşlarıma en çok tavsiye ettiğim iki yazıdan biridir. Hatta yazıda geçen Beyoğlu’ndaki birilerine bizzat gösterdiğimi de hatırlıyorum.

Ayrıca balık merakı aynı zamanda hamsiye de merak demektir. Bir Oflu arkadaşım, sonbaharın gelişiyle beraber “hamsi pilavı hazırlatır, beni de davet ederdi. Bir oltam vardı, Boğaziçi’nin bazı mekanlarında balık tutmuşluğum da vardır, fakat bu nitelikli bir tecrübeye tekabül etmez. Bir gün televizyon başında vakit geçirirken iki yazarın bir kitaptan bahsettikleri şöyleşiye tanık oldum. Erol Üyepazarcı ile Karakin Deveciyan’ın Fransızcadan çevrilen Türkiye’de Balık ve Balıkçılık kitabı üzerine konuşuyorlardı. Bu esnada söz sırası Ahmed Rasim’in “Vay Lüfer Vay” başlıklı yazısına gelince, Türk edebiyatında en güzel yazının bu yazı olduğu söylendi. Bu sözleri duyunca mahmurlaşmış gözlerimde uyku emaresi kalmadı. O vakitten itibaren lüfere dair yazılanlar üzerinde daha bir itinayla durmaya başladım. O kadar meraklısı olduğum halde İstanbul benim henüz yeterince tanıdığım, bildiğim bir şehir değildi. Ahmet Hamdi Tanpınar ‘ın şu sözünü hatırladım: “Biz hakikaten İstanbul’u çok az biliyoruz.” İstanbul’u, Boğaziçi’ni, balıklarını… Ardından şu soruyu sordum kendime : “Okyanuslara en uzak deniz hangisidir?” Cevap, Karadeniz tabii.Karadeniz bir kanalla Marmara’ya, Marmara’da bir başka kanalla Akdeniz’e açılıyor. Cebel-i Tarık Boğazı ile Akdeniz de Atlas Okyanusu’na ulaşıyor. Ayrıca Akdeniz 1869’dan itibaren yapay bir kanalla Kızıldeniz’e, Hint Okyanusuna bağlanmıştır.

Acaba Karadeniz kadar balıkları lezzetli bir deniz var mıdır dünyada? Bilmiyorum. Ancak şu var ki; Karadeniz’in ve Boğaziçi’nin balıklarının çok leziz olduğu muhakkak. Hatta bazıları tarih boyunca Boğaziçi ‘nin balıklarının bolluğu ve lezzetiyle meşhur olduğunu söyler. Ayrıca şöyle bir durum var: Balık mevsimi yaklaşınca balıklar toplaşıyorlar ve İstanbul’a doğru akıyorlar. Karadeniz’i çevreleyen çok sayıda şehir var. Balıkların bir kısmı göçmen balıklar yazı Karadeniz’de, kışı ise bir kısmı Marmara’da bir kısmı da Ege’de geçiriyorlar. Bir denizin balıklarının eni bir iki km civarında olan Boğaziçi’nden geçmesi gerçekten müthiş bir hadisedir. Bu senede sadece iki defa  olur; ilkbaharda Marmara’dan Karadeniz’e, sonbaharda Karadeniz’den Marmara’ya.

Ege İstanbul Boğazı olmayaydı, Karadeniz, Hazar Denizi gibi bir iç deniz, daha doğrusu büyük bir göl olacaktı. Karadeniz, İstanbul Boğazı sayesinde dörtte üçü sudan müteşekkil olan dünyanın her yeriyle irtibatlıdır.İstanbul Boğazı Karadeniz’i özellikli bir deniz haline getiriyor; Karadeniz’de istanbul’u, Türkiye’nin yarısı kadar büyüklükte bir balık havuzuna sahip kılıyor. Bu pek farkına varmadığımız müthiş bir denklemdir. Göçmen balıklar dikkate alındığında Karadeniz, bu denize sahili olan şehirlerin değil, adeta yalnızca İstanbul’undur. İstanbul balıklarının hemen hemen tamamı lezzetlidir! Kalkan, barbunya, uskumru, kılıç, palamut, pisi, istavrit hatta hamsi hepsi muhteşemdir. Bununla birlikte şunu rahatça söyleyebiliriz: XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren bir balığın ön plana çıktığı görülmektedir ki, bu da lüferdir.

Dünyada bütün büyük şehirler köylerden yahut taşradan gelen insanlarla teşekkül etmiştir. Şehirlerden gelenlerle oluşmuş bir şehir var mıdır, bilmiyorum. Şehir önce köylüler konfederasyonu görüntüsü verir, fakat zamanla şehir haline gelir, şehrin sakinleri zamanla ortak mekan şuuruna ererler. 1800’lerde İstanbul’u geçerek dünyanın en büyük şehri haline gelen Londra ve ardından diğer büyük şehirler böyle oluşmuştur.Sanayi Devrimi’nden bugüne bütün büyük  şehirler bu şekilde ortaya çıkmış, şehirlerin hem sayısı hem de nüfusu artmış, zaman içerisinde şehir kültürü meydana gelmiştir.

Alıntı : Ruhi GÜLER

Posted in Eski İstanbul
Write a comment

\

Rezervasyon Formu

    error: İçerik korunmaktadır!